13 Aralık 2012 Perşembe

AKSEKİ NEDEN ŞİRİNCE OLMASIN?...

Bu yazımın konusu için esinlendiğim düşünce tamamen Sayın Aysel Güleç'e ait. Geçtiğimiz günlerde kendilerini ziyaret amacıyla Bodrum'daki evlerine giderken her zamanki rotamızdan farklı olarak uçuşumuzu Bodrum-Milas Havalimanı'na değil, İzmir Havalimanı'na gerçekleştirdik. İzmir'den Bodrum'a doğru aracımızla giderken de çok uzun zamandır ismini duyup bir türlü gitme fırsatı bulamadığımız Selçuk İlçesi'ne bağlı Şirince köyüne uğradık. O kadar etkilendik ki bu güzel köyden, Bodrum'a vardığımızda oradaki izlenimlerimizi ballandıra ballandıra anlatırken, sevgili kayınvalidem ''İşte Akseki'nin de böyle olmasını çok istiyoruz'' dedi. Açıkçası bu benim aklıma gelmemişti. Belki de gerçek Aksekili olmak böyle bir şey işte. Şirince'nin daha önceleri burada yaşayan Rumlardan kalma evlerinden söz ederken, kayınvalidemin ''Akseki'nin de düğmeli evleri var'' cümlesiyle araya girmesi ve ''İçinde büyüdüğümüz ve yaşadığımız için bizlere çok normal geliyor, ama bugüne kadar Akseki'ye hangi misafirimizi götürsek düğmeli evlerimize hayran kaldı'' deyişi doğduğu topraklara sahip çıkan bir Aksekili olmanın en güzel kanıtı bence.

Şirince de aynı Akseki gibi tepeye konumlanmış.  Selçuk'a yedi kilometre mesafede ve denizden üç yüz elli metre yüksekte yer alıyor. Çok keyifli, yeşillikler içerisinde, etrafı üzüm bağlarıyla çevrili bir yer. Tarihi, mimari dokusu, gözlemesi ve ev yapımı köy ürünleriyle ziyarete gelenlere unutulmaz lezzetler sunuyor Şirince. Son yıllarda ziyaretçi akınına uğrayan bu güzel köyümüzde köy kadınlarının el emeği, göz nuru dantellerinin yanı sıra, sehpa örtülerinin, yazma, yün eldiven, çorap gibi el işlerinin sergilendiği tezgahlar köyün her yerine yayılmış. Bu tür el işlerini köy evlerinin hepsinde bulmak da mümkün. Bu güzel evlerin çoğunda oturulmuyor zaten; hepsi pansiyon, butik otel ya da başka bir turistik amaçla kullanılır olmuş. Otel ve pansiyon olarak hizmet veren bu evlerin iç dekorasyonu antik eşyalarla tamamlanmış. Pirinç karyolalar, bölgesel karakterlerde kilim ve halılar, bakır kaplar, sini, mangal, ahşap eşyalar, eski Rum ve Türk evlerinin geleneklerini yaşatıyor. Yabancı turistler, sessizlikten hoşlananlar ve sanatçıların yanı sıra hafta sonu farklı ortamda dinlenmek, hatta balayı geçirmek isteyenler için ideal bir yer burası. Şirince'de köyün araç girmeyen, dar ve taş döşeli sokaklarında dolaşan turistler, bozulmamış mimari dokuyu hayranlıkla izliyor ve bol bol fotoğraf çekiyorlar. Karakteristik yapıları görmek isteyenlere, ev sahipleri konukseverlik gösterip evlerine buyur ediyorlar. Özellikle, Türk mutfağını ve tencere yemeklerini tatmak isteyen yabancı turist aile gruplarına da sebzeli yemekler, dolmalar yapılıp, lokmalar dökülüyor. Eski zamanlarda zeytin ve incir ağaçlarının bolluğundan dolayı ‘Dağlarından yağ, ovasından bal akar’ diye tasvir edilen Şirince’nin dağlarından toplanmış kekik, biberiye vb. çeşitli otların kurutulmuş halleri, kuru incirler, yörenin zeytinleri, zeytinyağı ve bunlardan üretilmiş sabunlar, kremler, ev yapımı meyve şarapları ve daha bir sürü şey yerli yabancı turistlerin ister istemez alışveriş yapmasına sebep oluyor. Tabi ki Ege yöresi insanının misafirperver ve sıcak kanlı yapısı ziyaretçileri çok memnun eden önemli faktörlerden biri.

Yani gerçekten insanın ''Akseki de niye böyle olmasın?'' diyesi geliyor. Niçin Akseki yolu üstünde bu şekilde mola verilmesin? Antalya ve diğer illerden gelen ziyaretçiler aynı Şirince'deki keyfi, hatta daha fazlasını neden Akseki'de de yaşamasın? Yapılacak restorasyonlar ile bazı düğmeli evlerimiz neden bahçesinden tüm Akseki'yi seyretme imkanı olan oteller, pansiyonlar, hoş restoranlar ve kafeteryalar olmasın? Yazın sıcağında ve neminde deniz kenarlarında bunalanlar Akseki’nin güzel havasında, şelalelerin kenarında güzel lezzetleri tadarken neden serinleyip rahatlamasın? En önemlisi ise Akseki için turizm neden önemli bir gelir kaynağı haline gelmesin? Kafamda oluşan bu soruları sizlerle paylaşmak için oturdum bu yazıyı yazdım.  
Sürç-i lisan ettiysem affola...

2 Eylül 2012 Pazar

AYLAR SONRA KARADENİZ...

Karadeniz’in mantığını ifade eden üç şehir;  Trabzon, Rize ve Artvin’den ikisine, yani Trabzon ve Rize’ye düzenlenen kısa bir Doğu Karadeniz Turu ile Anadolu gezilerimize bir yenisi eklendi.  

Sabahın erken saatlerinde ‘hava yağmurlu mu olacak acaba endişesiyle’ vardığımız Trabzon havaalanından istikametimiz güzel bir Karadeniz kahvaltısı yapmak üzere Altındere Vadisi’nde yer alan Coşandere oldu. Yöre peynirinin tereyağında mısır unu ile birlikte eritilmesinden oluşan ‘Kuymak’ ya da bir diğer adıyla ‘Mıhlama’, içinde sunulduğu bakır tavalarla sıcak sıcak sofraya geldiğinde bizler, mısır ekmeği eşliğinde tereyağı ve bal ile çoktan kahvaltıya başlamıştık. Sıradaki diğer bir ara sıcak, yumurtanın otlarla karıştırılarak adeta bir omlet görünümünde sunulduğu ‘Kaygana’ idi. Her iki lezzeti de yörenin güzel çaylarıyla buluşturunca ortaya hayal edilemeyecek güzellikte bir Karadeniz kahvaltısı çıktı.

Bu kahvaltıyı terk etmek her ne kadar zor olduysa da, sırada büyüleyici Sümela Manastırı vardı. 1800 rakımlı tünelden geçilerek Sümela’ya ulaşıldı. Oraya varmadan önce kaygı yaratan yağmurun hafifçe ve ara ara yağışı Sümela’ya tırmanışımızı müthiş mistik bir havaya soktu bence. Doğanın zaten muhteşem olan kokusunu ve diğer her şeyi duyumsayışımızı kat be kat güçlendirdi bu incecik yağmur. Sıcak bir havada işkenceye dönüşebilecek olan bu tırmanış, İstanbul’dan henüz gelmiş ve böyle bir ortama muhtaç olan bizlere bir lütuftu adeta.

Milattan sonra dördüncü yüzyılda iki keşiş tarafından Meryem adına yapılmasına karar verilen ve Kara Dağ’ın yalçın yamacına temelleri atılan, bundan sonra da yapımı binlerce sene süren bu manastır Altındere Milli Parkı’nın içerisinde. Manastıra ulaşmak için yürünen patikanın en ilginç yanı merdiven basamakları görevi üstlenen ağaç kökleri ve aralarda eşsiz bir görüntüyle ortaya çıkan manastırın karşıdan görünümü.

Sümela Manastırında 70 oda bulunuyor, bunlardan bazıları çile odalarıymış. Duvarlarındaki freskler varoluşu ve Hristiyanlığın tarihçesini resimlerle özetliyor adeta. ‘Başlangıçta sadece tanrı vardı; önce cansızlar, sonra bitkiler..’ şeklinde başlıyor duvardaki bu hikayeler.

Başka bir patikadan aşağı doğru inerken ise müthiş bir bitki örtüsü, el değmemiş güzellik ve bakir doğa bir daha unutulmamak üzere beynimize yazılıyor. Bu sefer manastır, ağaçların arasından bambaşka güzel bir manzara oluşturuyor. Sümela sanki bir kaçış, hatta kaçıştan da öte kopuş ve sanırım bu seyahatin en unutulmazı…

Sürmene, Of ve Çaykara üzerinden Uzungöl’e varmak üzere çıktığımız yolda öğlen yemeğimiz meşhur Akçaabat köftesiydi. Uzungöl, 1100m rakımlı, ladin ağaçlarıyla çevrili dünya harikası bir yer. Serin bir göl kenarı olması bakımından Arap turistlerin fazlaca ilgisini çekmiş görünüyor.

Caminin imamına kızıp kendine tek kişilik cami inşa edecek kadar nev-i şahsına münhasır bir halkın yaşadığı Uzungöl’de, Trabzon Rum Pontus zamanından kalma Rumca konuşan bir grup da mevcut. Gölün çevresinde yürüyüş yaparken karşılaşmak mümkün bu güzel insanlarla.

Uzungöl'de ahşap oymacılığının hediyelik eşyalara ve oradaki turistik tesislerin iç ve dış duvarlarına yansımasından başka ilginç bir diğer görüntü ise el işçiliği ile üretilen ‘Tahta Araba’ ve yöreyi ziyarete gelen turistlerin bu arabayla yaptıkları çevre gezileri.

Kemençe ve horon eşliğinde yenen akşam yemeği dönüşü fıkralardan fırlamış otel personeli ile geçirilen geceye, yörenin güzel sütleriyle pişirilen fırın sütlaçların eklenmesi Doğu Karadeniz turunun en önemli etkinliklerinden birinin yeme-içme olduğunun kanıtı gibi.

İkinci gün 2500 rakıma çıkılarak nefis bir yayla köyü olan Demirkapı Köyü’ne ulaşıldı. Yol boyunca irili ufaklı yayla köyleri müthiş manzaralar oluşturuyordu. Demirkapı’da Türkiye'nin en eski evi, 600 -700 yıllık geçmişi ile son derece etkileyiciydi.  Selo’nun yerinde sadece çay ve kahve ikramı olacağını düşünürken;  kıymalı yumurta ile içine tereyağın ve peynirlerin konmasıyla şölene dönüşen maşinga fırınında pişirilmiş patates, hiç kahvaltı etmemişçesine, tekrar yemek yeme durumuna dönüştürdü grubun yarısından çoğunu. Sıcak kanlı Karadeniz kadının güzel bir örneği olan Kübra’nın el oyalarıyla süslenmiş tülbentleri ise kimimizin saçına örtü, kimimizin boynuna fular oluverdi birdenbire. Dönüş yolu yine uzun bir yayla yürüyüşü idi. Yürüyüşün sonunda iyi bir yemeği hak ettiğimiz düşüncesiyle yörenin en güzel lezzetleriyle buluştuk tekrar.

Otobüsümüze yerleştiğimizde hem dinlenmeye hem de yeni yerler keşfetmeye hazırdık. Ve ilk durak Çamlıhemşin. 1400 nüfuslu küçücük bir yer. Meşhur ‘100m geride Osmanlı Organik Restaurant’ tabelası bu yol üzerinde. Çamlıhemşinliler genelde pastacı ve fırıncı olurmuş. Eskiden çok fakirmişler, bu yüzden zamanında Rusya'ya çalışmaya gitmişler. Rusya'dan öğrenmişler pastacılığı. 1910-15-20’li yıllarda dönüp konaklar inşa etmişler oralardan örnek aldıkları gibi 25-30 odalı. Boş da gelmemişler, Kırımlı teyzeler getirmişler hayatlarını paylaşmaya. Rusya etkisi bu sayede daha sonra da devam etmiş olmalı ki son derece entellektüel insanlar olarak nitelendiriliyorlar.

Rotamızda harika bir çay molası verdiğimiz Kaçkarlardan inen Fırtına Deresi, 1696 Karlofça Anlaşmasından üç yıl önce yapılmış meşhur 'Taş Köprü'  ve Ortaçağ kalelerini andıran görüntüsüyle hepimizi büyülemeyi başaran, yediyüz metre yükseklikte  ‘haberleşme kalesi’ olarak inşa edilen Zil Kale var. ‘Anlatılmaz yaşanır’ denir ya hani bazı durumlar için, işte oradaki atmosferi ancak bu sözler ifade edebilir. Ne manzarayı, ne de kalenin etkileyici ihtişamını anlatabilmek mümkün. Üstelik bütün bunlar yetmezmiş gibi kalenin yanından ayın doğuşuna şahitlik etmek ise, belli ki bizlere bir armağan…

Karadeniz Bölgesine eski Yunanlıların yerleşmelerinden önce “misafir-sevmeyen deniz” anlamında Axenos adı verilmiş. Anadolu’muzun hiçbir yöresine ve insanına yakışmayan, hatta Karadeniz halkınla tam tezat oluşturan bu isim, daha sonraları Euxenos; “misafir seven deniz” olarak değişmiş.

Binyıllar, yüzyıllar boyunca pek çok ünlü kişi doğmuş, büyümüş, yaşamış buralarda. Kendi kendine yeten ‘Anaerkil’ toplum Amazonlar Samsunluymuş mesela, Diyojen ise Trabzonlu. Bunlara en güzel örneklerden biri de 13. ve 14. Yüzyıl sonlarına kadar başkentlik yapmış olan Trabzon’da doğan Kanuni Sultan Süleyman…

Dört yüzün üstünde endemik bitkiye ev sahipliği yapan Doğu Karadeniz Bölgesinin bereketli toprağı pek çok bitkinin de anavatanı. Ortancanın anavatanı Hopa örneğin, karayemişin de Doğu Karadeniz.

Karadeniz insanının, fabrika ve sanayinin çok az olduğu bu bölgede, tabiatla yaptığı mücadele her köşede fark ediliyor. Fasulye, lahana, fındık ve çay ile geçimlerini sağlamalarından da anlaşılacağı üzere etraf bu sebzelerin tarlalarıyla dolu.  

Ayder yaylası yolunda; çayların tam kesildiği zamana denk gelmenin keyfi, yamaçlara yerleşmiş yemyeşil çay tarlalarında yöresel kıyafetleriyle kesim yapan Karadeniz kadınlarının fotoğraf makinelerimize yansımasına sebep oluyor. Her ne kadar aralarında bir iş bölümü olsa da, tarlalarda genelde kadınlara rastlanıyor. Çay kesen, kestiğini yüklenip taşıyan kadınlar, turistik amaçla üretilip satılan buzdolabı mıknatıslarında, ‘Küfe Taşıyan Karadeniz Kadını’ imajı ile yer bulurken, ‘Karadeniz Erkeği’ horon tepen ya da kemençe çalan bir görsel imgeyle karşımıza çıkıyor daha sonra yaylada gördüğümüz  hediyelik eşya dükkanlarında!

Altı taş sütunlardan, üstü ahşaptan meydana gelen yayla evlerinin altta kalan boş kısmı çay kurutmaya yarıyor.  Rize de ‘Nayla’ denen, Trabzon’da ‘Serender’ ismi verilen, sütunlar üzerindeki, ahşap oyma, küçük zarif yapılar ise kiler olarak kullanılıp saklama vazifesi görüyor. Ahşaptan kafes biçiminde delikli olarak yapılan serender veya naylanın bir veya iki çeperi içeriye devamlı hava girmesine sebep olup aynı zamanda kurutma işlemini de yerine getiriyor. Ayder Yaylasında yürüyüş parkuru üzerinde tekerlekler üzerinde duran böyle bir kulübeye rastladığımda Karadeniz insanının fıkralara yansıyan değişik fikirlerinden ortaya çıkmış, hareket kabiliyeti olan bir serender gördüğümü sanıp hem gülmüş, hem de bu komik kareyi fotoğraflamıştım. Oysa ki daha sonra internette aşağıdaki yazıya rastlayıp ne kadar yanılmış olduğumu fark ettim:
 "Serender (ambar) Dört direk üzerine kurulan naylanın altı tamamen boştur. Dört adet direk üzerinde birer yuvarlak ağaç tekerlek bulunur ve onların üzerine de nayla yerleştirilmiştir. Bu ağaç tekerleklerin sebebi naylaya fare ve diğer zararlıların çıkmasını engellemek içindir. Yine aynı sebeple sabit bir merdivenleri de yoktur. Naylaya çıkılacağı zaman portatif merdiven getirilerek, naylanın merdiven dayamak için özel olarak bırakılan çıkıntısına dayandırılır ve öylece yukarıya çıkılır.''
(http://www.moryagmur.com/forum/karadeniz-gelenek-ve-gorenekleri/22721-karadenizde-nayla-serender-kulturu.html)

 Yaylalarda ve yaylalar arasındaki yollarda göze çarpan önemli özelliklerden biri evlerin aralarındaki ciddi açıklıktaki mesafeler. Bunun sebebi herkesin kendi bahçesini evinin yanına yapmasıymış. Toprak bol olmadığı için Karadeniz insanı bulduğu toprağa hemen fasulye ve lahana ekermiş. Gerçi Karadenizli komşusu ya da yakınları olanlar bilirler, bunu sadece Karadeniz’de değil, İstanbul gibi batı illerinde, Karadenizli ailelerin yaşadıkları çevre ve evlerde de gözlemek mümkün olabiliyor…

Kültürün canlı olduğu yaylalarda görülen diğer ilginç bir durum ise mezarlıklar olmaması ve herkesin yakınlarını bahçelerine gömüyor olması. İyi midir, kötü müdür, karar vermek çok güç ama; bana sanki yakınlarını yanlarından ve gözlerinin önünden ayırmıyorlarmış gibi bir his yarattı bu gelenekleri. Beş yıl önce kaybettiğim sevgili babama giderek artan özlemimi düşününce de, ‘acaba ayrılık duygusunu biraz olsun hafifletiyor mudur bu durum?’ diye aklımdan geçirmeden edemedim doğrusu…
Ortalama 250 gün yağmur yağan bu bölgeye, belki de en az yağış alan Mayıs ayında gitmenin şansıyla, tam da tabiatın fışkırdığı, coştuğu bir mevsimde Doğu Karadeniz gerçekten yaşanası bir tecrübe. 1600 metredeki Altıparmak dağının zirvesi Gelin Tülü Şelalesi ise tabiatın bu mucizesinin en güzel örneklerinden.

Mayıs Ayı’nda burada olmanın pek çok avantajının yanında tek dezavantajı ise; Hamsi Balığı üzerine ‘Hamsiname’ adında destan bile yazılmış bu bölgeye gelip de,  mevsiminde hamsili lezzetleri tadamamış olmak. Elbette ki balığın çok önemli olduğu Karadeniz’de hamsi yoksa, alternatif olarak, tatlı su balıklarının mısır unuyla tereyağında kızartılmış lezzetini tatmak da mümkün. Biz de Ayder Yaylası dönüşü buluştuk bu lezzetle; üstelik mevsimi olmasa da hamsili pilav, Çayeli kurufasulyesi ve en sonunda adından şekerli oduğu anlaşılmasa da harika bir tatlı olan laz böreği ilaveleriyle…

Mülayim insanlarıyla meşhur Yomra, kolbastı ve horoz dövüşü ile ünlü Faroz, mafyavari Arsin, hırsızlarıyla meşhur Araklı, bıçaklarıyla ünlü Sürmene, bambaşka bir cunhuriyet olarak adlandırılan Of... 

Ve işte son olarak horonu ile meşhur iki büyük şehir Rize ve Trabzon:
Gerçek Rize dağların arasına serpiştirilmiş, ama Cumhuriyet döneminden sonra Ekrem Orhon (dönemin belediye başkanı) ‘Deniz'i kara karayı deniz yapma’ sloganı ile başa gelip, Deniz'i doldurarak kurmuş yeni Rize’yi. Çay o kadar önemli ki Rize’de, Çay Müzesi bile var burada. Zihni Derin buraya çayı getirmiş, o da önemli biri bu yüzden. Rize bezi çok meşhur ayrıca; enine çizgili ve koyu kırmızının hakim olduğu güzel bir dokuma. Buradaki hanımlar ‘Kuş Puni (kuş yuvası) denilen  bir şekilde eşarp bağlıyorlar kenararı boncukla bezenmiş tülbentlerden .

Termal yataklar var ayrıca Rize’de, Ayder bunlardan biri mesela… Dünyanın en yaşlı dağları; Kaçkarın arkalarındaki Uzundağlar Alplerin devamıymış. Ve de volkanik dağlarmış bunlar. Lav püskürtünce irtifa kaybeden bu dağlar Karagöl gibi gölleri oluşturmuş zaman içerisinde.

Öğrendiğimize göre bütün Karadeniz'de yaşayanlara laz denmezmiş. Gerçek lazlar sadece Artvin Arhavi'den başlayıp Rize İkizdere'ye kadar bölgede yaşarlarmış ki, bu insanlar yüzde yüz lazmış; Pazar, Arhavi, Hopa, Ardeşen, bir de Fındıklı'da çoklukla yaşarlarmış.
Mutlaka eklemek stediğim bir diğer gözlem ise; Rize Sporun mavi-yeşil renklerinin gerçekten buradaki mavi deniz ve yeşil dağların renklerine çok uygun olduğu.

Son durak bordo-mavi renklerini Sümela Manastırı'ndaki Meryem Ana kıyafetlerinden alan Trabzon… Masa anlamına gelen trapezos ilk adıymş Trabzon’un. Miletoslu denizciler kurmuş bu güzel şehri. 1461 yılında  Fatih Sultan Mehmet tarafından alınmış. Yani İstanbul’dan 25 yıl kadar daha eski topraklarımıza katılışı. Osmanlı gelmeden şarap yolu imiş Trabzon ve şarap bağlarıyla doluymuş her yer. İlk ve son ahmaklar kulübü de burada kurulmuş ayrıca, adına aldanmamak lazım çünkü entellektüel bir kulüpmüş.

Trabzon’dan aklımda kalan Ayasofya Kilisesi, Beton Helva ve Gümüşçüler Çarşısı… Havaalanına gitmeden önce Ayasofya’nın güzel manzarasında bir çay içimi verdiğimiz moladan sonra, İstanbul’a götürmek üzere beton helva alışverişi sırasında oranın meşhur doğal dondurmasından da yemek kısmet oldu. Gelmişken Gümüşçüler Çarşısı’nı görmemek ve Trabzon’a has gümüş işçiliklerinden almamak da olmazdı. "Tel ile yapılan sanat" olan Telkari bilezik ve kolyeler çok güzeldi.  İnce altın ya da gümüş tellerle tamamen elde örülen bir metal örgü biçimi "Trabzon İşi" diye de adlandırılan Hasır Örgü sanatı da Kafkaslar Bölgesinden 1900 yılı başlarında Trabzon’a getirilerek yaygınlaştırılan muhteşem bir sanat . Rus İhtilali sırasında Kafkaslardan göç edenler sanatlarını Trabzon’da devam ettirmişler.

Trabzonla ilgili gezip görebileceğimiz yerleri de kısa sürede tamamladıktan sonra bir daha asla hiç bir yerde'hediyelik ekmek' tabelası göremeyeceğimizden emin olarak, bir sonraki Anadolu seyahatimizin planlarını yapmaya başladığımız dönüş yolumuza koyulduk.

Sümela hiç aklımdan çıkmadı o gün bu gündür. Oradaki kopuş hissini özellikle İstanbul gibi büyük, kalabalık ve yoğun şehirlerde yaşayan herkes tatmalı diyorum...

Sevgiyle...

Selda

                                                            Sümela'ya çıkarken...
Tepeden manastır odaları

                                                                     Sümela içi
Sümela'dan inerken
                                                      Uzungöl- Rum Pontus esintisi
                                                                     En eski ev

                                                                 Selo Çay Evi
                                                              Can ve kahvaltısı
Kübra...


Zil Kale
                                                           Gelin Tülü Şelalesi
Serender veya Nayla




Ayasofya Kilisesi
Ayasofya Kilisesi



13 Mart 2012 Salı

ANADOLU'YU GEZMEK NE GÜZEL...

Anadolu'yu gezmek ne güzel! Sanki tarihte yolculuğa çıkmış gibi. Yıllarca okul sıralarında öğrenmeye çalıştığımız ve kafamızda anlamlandırmakta zorlandığımız Türk tarihine, Orta Asya'dan çıkılıp Anadolu'ya ulaşan büyük göçün nasıl gerçekleştiğine, sonra nasıl Osmanlı'ya dönüşülüp imparatorluk haline gelindiğine, tüm bu süreçlerde yaşanan güçlüklere, tesadüflere ve daha bir sürü şeye yerinde rastlamak ya da başka deyişle hayalimizde tarihe şahitlik etmeye çalışmak belki de.
İlk olarak Konya'da hissettiğim bu duygu Kars'ı dolaşırken bambaşka bir hal aldı. Bunca uygarlık bunca din, dil, ırk hepsini yaşamış bir kentin sokaklarında dolaşmak, insanlarıyla tanışmak gerçekten olağanüstü. 1001 kiliseli kent Ani örneğin. Ermenistan'ın eski başkenti. Şu anda yanı başında uzanan Arpaçay nehri Ermenistan ile Türkiye arasındaki sınırı oluşturuyor. 100.000 kişi yaşarmış burada. Her şeyi yazan, dünyanın ilk mühendisleri Urartular onların atalarıymış. Kentin girişinden itibaren duvarlarda Urartulardan kalma figürler var. Kapıdan girdikten sonra arkanızı dönüp bakınca surların üstünde Nazi işareti gamalı haç benzeri bir işaret görüyorsunuz; çarkıfelek yani sonsuz döngü işaretiymiş. Ne kadar doğru ve ne kadar gerçek; dünya üzerinde tekrar tekrar yaşanmışlıklar, yıkılmışlıklar ve tekrar kurulmuşluklar işte tam da burada, geçmişin bu en büyük kentlerinden birinde hatta İpekyolu'nun en önemli kentinde kendini ispat ediyor insana. İçerde isimlerini saymakla bitmeyecek kadar çok çeşitli kilise, manastır, katedral, medrese, hamam ve camiler var. Anadolu Selçuklu Türklerinden kalan Ani Ulu Cami, katedralden camiye dönüştürülmüş Fethiye Cami, İpek Yolu Köprüsü, Aslanlı Kapı, Divan Kapısı ve daha birçok eski yapının kalıntılarını görmek mümkün. Kars'ta yaşamış olan çok sayıda değişik uygarlıklardan müthiş bir kültürel zenginlik miras kalmış buralara; sadece mimarisinde ve sanatsal özelliklerin çeşitliliğinde değil, özenle hazırlanan kaz etinden tutun Ruslardan öğrenilen gravyer peynirine kadar mutfaktaki çeşitliliğinde de bunu gözlemek mümkün. Alpaslan zamanından kalan Türkler, Azeriler, İranlılar, Ruslar, Ermeniler, Osmanlılar, Terekeme Türkleri, Malakanlar denilen Ortodoks Beyaz Ruslar kentteki kültürel zenginliğin oluşmasına katkı sağlamışlar. Daha sonraları Kent Burjuvazisinin batıya göçmesiyle ise yerlerini yeni gelen halka bırakmışlar.
Her yer kar Kars'ta, göz alabildiğine uçsuz bucaksız bir beyazlık. İlk bakışta romantik ve gizemli. Hatta kış aylarında donmuş sularında sizi atlı kızaklarıyla ve sazan balıklarıyla ağırlayan Çıldır gölüne ve meşhur kayak merkezi Sarıkamış'a giderken biraz da ürkütücü. Ama kim ne derse desin; Orhan Pamuk'un 'Kar' romanında sessizlik olarak nitelediği, Cemal Süreya'nın 'Kars' şiirinde beyaz bir uykusuzluğa benzettiği kar bana gerçek bir huzur olarak yansıdı bu güzel Anadolu şehrinde. Büyük şehrin karmaşasından ve sahte yüzlerinden uzakta, herşey samimi, içten ve bir o kadar da gerçek olunca huzur doluyor insan. Kısa bir süreliğine yalan dünyaya ara vermiş gibi... Anadolu'nun en çarpıcı özelliklerinden biri de bu duygu  zaten. Ama aslına bakarsanız en çok hoşunuza giden saflık ve masumiyetin sağladığı güven duygusu sayesinde hiç gerilmiyor olmak. Kars'a özgü meşhur ozan atışmalarının bile amacı gülmek ve güldürmek. Ayrıca yöresel türkülerine ve Kafkasya bölgesine ait zengin folklörüne kendinizi kaptırıp coşarken aklınıza ne trafik geliyor, ne de sizi boğan kaotik şehir yaşantısı.
Kış ayları için Kars'ın en belirleyici özelliği haline gelen kar, şehrin içinde ise başka bir misyon üstlenmiş ve görünmesini istemediği şeylerin üstünü örtmüş. Örtebildiklerinin örtmüş tabi ki. Şehirde gözünüzden kaçmasına imkan olmayan gecekonduvari yapılaşma ve tabela kirliliği insanı gerçekten çok üzüyor. 1877-1907 yıllarında Rusların inşa ettiği 1,5 kilometre uzunluğa ulaşan birbirine paralel ve ızgaralı caddeler, içinde avluları ve peç denilen kalorifer sistemleri olan taş evler, Osmanlı'dan kalan hanlar, hamamlar bu çarpık yapılaşmanın arasında ya sıkışıp kalmış, ya da güzellikleri farkedilmesi güç bir hal almış! Yine de yerel yönetim tarafından kentsel dönüşümün uygulanmaya başlaması bugün için müjdeli bir haber. Bu sayede Kars'ta önümüzdeki yıllarda çok çok daha güzel manzaralarla karşılaşmak mümkün olacak gibi görünüyor.
Anadolu'yu gezmek gerçekten güzel; güzel insanlarının arasına girmek, her yörede ayrı bir saz ayrı bir söz öğrenmek, güzel lezzetler tatmak, ama en önemlisi yüzyıllar sonrasından tarihi selamlamak!
Bir sonraki durakta buluşmak dileğiyle...




Kars Sokakları...
 Ruslardan kalan kalorifer sistemi peçler...


Ruslardan kalan kalorifer sistemi peçler...

Kazım Karabekir Paşa'nın Kars Antlaşmasını imzaladığı masa...



1125 Kahkaha Kulesi Bulunan Kars Kalesi...


Osmanlı'dan kalanlar...

Kafkas Üniversitesi



Kafkas Üniversitesi Rektörlük








Havariler Kilisesi...









Alexander Nevski Kilisesi (cami olmuş)...


Ani'den sınır manzarası...


Çarkıfelek işaretinin bulunduğu giriş kapısının içeriden görünüşü...




Ermenistan sınırı...






Katedral, Fethiye Cami...














Çıldır Gölü'nde Atlı Kızaklar...

Çıldır Gölü dilek ağacı...

Çıldır Gölü'nde rakı karla içilir...

Şehitlik...

Sarıkamış...